<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7533743118429781563</id><updated>2012-01-28T14:58:07.298-08:00</updated><title type='text'>kazım şimşek</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kazim-simsek.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kazim-simsek.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Kazım Şimşek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15604657922142303249</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://3.bp.blogspot.com/_hs5JJmLMusE/S38L2Gm9AxI/AAAAAAAAAGM/DIdL0Ld-m9E/S220/9720_1051248136814_1694081816_98841_2705210_n.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>6</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7533743118429781563.post-6712425317743625075</id><published>2012-01-28T14:25:00.000-08:00</published><updated>2012-01-28T14:30:06.181-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;h6 style="font-weight: normal;" class="uiStreamMessage" ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:1}"&gt;&lt;span class="messageBody" ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:3}"  style="font-size:130%;"&gt;Sözcüklerin kahraman olduğu bir dünyada çırılçıplak bir ölüm, eminim ki kimsenin umurunda olmayacak.&lt;br /&gt;Bütün kudretiyle tepemizin üzerinde, aramızda ve ciğerlerimizde dolanan bulanıklık; ne bu zamana ne de bundan evvelki bir zaman aralığına doldurulmuş bir şey değil. Yalnızca varoluşun, kuşkuyla dolu ilk anlarından şimdiye kadar hevesle işlenmiş merakının bir ürünü. Adını karanlık olarak somutlaştırdığımız “kuşkularımızı” aydınlatmak için; üzerinde yaşadığımız dünyayı, güneş sistemini, tüm galaksiyi, diktiğimiz fenerlerle panayıra çevirmemiz bu nedenden olsa gerek. “Hakikatin” kabuğuna dokunmak için ürettiğimiz, sonrasında; sürekli kendi kendini yenileyen, gerçekleştiren, çoğalan ve bölünüp parçalanan kurgularımız, kurgularımıza dair sorgularımız ve hep tekrar eden açlığımız…&lt;br /&gt;Göz kamaştıran aydınlanma fenerleri biçimin bütün köşelerini emerek pür beyazlığı doğurup mistik zaferin kentlerini inşa ediyor. Bilimin kuşkusuz önem taşıyan keşifleri akıl açlığına atıştırmalık lezzetler sunarken, doygunluk umudumuz din sofrasından her defasında aç kalkıyoruz.&lt;br /&gt;Bütün bu kalabalığın arasında gerçekliği, bulanıklığı bir parmak boyu yırtarak dikizlemek; göğüs kafesimizin altında kusursuz heyecanları cereyan ettiriyor. “Ve hakikat” derken işaret parmağını kararlıca havaya kaldıran düşünürün ağzından dökülecek sözcükleri, yuvada annelerinin ağzındaki humusa saldıran yavrular gibi bekliyoruz. Fakat her defasında gölgeler dünyasında idea’nın düşlemini kurmaktan ötesi mümkün olmuyor ve yalnızca fenerlerimiz gölgelerimizi kalabalıklaştırıyor. Kimi zaman; koşulsuz bir eylemsizliği olumlamak yalnızca kaosun kapılarını açacak ya da büyük paranoyamızdan bahsedecek olursak toplumsal bir intiharı öğütleyecek. Cesaret sınırlarımıza saldıran eylemsizlik fikrini yüceltmek yerine aceleyle gerçekliği kazma kürekle tarih öncesi zamanlara ait narin bir eseri arar gibi aramaya devam ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç soluk alamayacak olmamız ve tam anlamıyla damarlarımızı dolduracak bir hakikatin bilinemezliği ne dramatik!Yalnız avunulacak olan şey, yarı yarıya bir sezgisellik ve tortulaşmış olan akıl. Belçikalı yazar Maurice Maeterlinck, doğruya ulaşmanın yol haritasını çizerken şöyle der: “Bilimin keşifleri doğanın bilmecesini çözünceye kadar ya da başka bir dünyadan gelecek bir ‘vahyi ilahi’, örneğin daha yaşlı ve daha bilge bir gezegenden iletilecek bir bildiri yaşamımızın amaç ve ereği konusunda bizleri aydınlatıncaya kadar, geçici ve tesadüfi bir ışıltı olarak kalacağız, her an bu ışıltıyı söndürebilecek vurdum duymaz bir gecede değer taşıyan bir amaçtan yoksun. Ölçüye gelmeyecek bu güçsüzlüğü tanımlayan kimse, yaşamamızın en son temel gerçeğine herkesten çok yaklaşmış olur; böyle biri, bu düşman hiçliğin eline teslim ettiği kişileri birkaç zarif davranışta bulundurmakta, yumuşak huyluluğu, ürkek umudu, acıma ve sevgiyi dile getiren birkaç sözü söyletmekle, varlığı bu büyük ve devinimsiz doğru’nun sınırlarına kadar izlemekle insan olarak elinden geleni yapmış sayılır.” Maeterlinck’in ılımlı söyleminin diğer bir ucunda duran, sert bir kütlesellik ile varolan maddeci gerçeklik ise düşünceyi narin bunalımlarından kopararak yere bastırıyor. İktidar, güç, yasa ve pratik olarak tüm yaptırımlarıyla karşımızda duran şey, refleksleri zorunlu kılıyor.&lt;br /&gt;Sanat, üretenin elinde çoğu zaman bu refleksin ta kendisi, kaçınılmaz olarak ideal bir yaşamı öğütlerken bir yandan pratik yaşamın dışında sezgisel olanı kavrayarak ışıltılar saçıyor. Belki bu yönüyle gerçekliği, açtığı bir parmak boyu delikten, dikizliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat katıksız bir sezgisellikten bahsedildiği düşünülmemeli, düzenin tüm aygıtlarıyla yaptığı kuşatmada an be an, gün be gün, saat be saat insanlığın yağmalandığı gerçeğini görmezden gelmek, hafife almak, bundan bağımsız olarak bir ‘hakikat’ arayışına girmek büyük bir yanılgı olacaktır. Bir ödev olarak sanatçının sırtına zincirlenmiş olan, toplumsal varoluşunu anlamlandıran şey; kültürel inşada doğru ve adil olanın rotasını çizmek. Bir taraftan iyiyi öğütlerken diğer taraftan sezgiselliğiyle hakikatin peşinde koşmak.&lt;br /&gt;Nesnel bir üretim ise bu noktada oldukça zorlu bir yol olarak karşımızda duruyor. İfade araçlarının kullanımında cesaretle bir yöntemi işlemek, kararlı bir biçim ortaya koymak, özellikle bir sanat yapıtından bahsediyorsak, süreklilik arz eden bir deneysellik gerektirir. Deneysellik, üretilmiş nesnenin söyleminden daha çok, yaratma sürecine içkin olmalıdır. Böylelikle yapıt bir yandan öz varlığı ile homojen bir hale gelirken, bir yandan söylem olarak önsel bir karşıtlığın konumunu alır. Fenomenolojik söylem ile diyalektik bir bağ kuran yapıt, hakikate ulaşmanın ilk adımlarını atar.&lt;br /&gt;Ernest Fischer’in büyü olarak tanımladığı sanat, tanımlanmış kavramın sınırları dışında da varolabilecek üretimleri kapsayarak, alternatif bir yaşam biçiminin öğütlenmesi ve yaratılması konusunda önemli bir rol oynar.&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;                                                                                                                          Kazım Şimşek&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7533743118429781563-6712425317743625075?l=kazim-simsek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/6712425317743625075'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/6712425317743625075'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kazim-simsek.blogspot.com/2012/01/sozcuklerin-kahraman-oldugu-bir-dunyada.html' title=''/><author><name>Kazım Şimşek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15604657922142303249</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://3.bp.blogspot.com/_hs5JJmLMusE/S38L2Gm9AxI/AAAAAAAAAGM/DIdL0Ld-m9E/S220/9720_1051248136814_1694081816_98841_2705210_n.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7533743118429781563.post-8994901534882777740</id><published>2012-01-28T14:18:00.002-08:00</published><updated>2012-01-28T14:19:40.888-08:00</updated><title type='text'>leke toplayan çocuk</title><content type='html'>&lt;p&gt;Tebeşir ile asfaltın üzerine kocaman bir sekiz çizerek, sekizi orada bırakarak basamaklardan çıkıyordu ki tam o sırada bisikletiyle bir çocuk yere devrildi. Sekiz çocuğun üzerine yapıştı. Ayağa kalktı, üstünü çırptı çıkmadı sekiz. Daha fazla uğraşmadan bisikletine atlayıp yola koyuldu. Yere sekizi çizen kadın arkasından bakakaldı, basamaklardan geri indi, yere baktı, sekiz yok olmuştu. Yeniden çizdi. Tebeşir eridi, yere sürten tırnakları ve tebeşirli parmak uçları, göğüs kafesinin ortasında huzursuz bir kıpırtıya neden oldu. Soluğu değişmişti, aldırış etmeden basamaklardan çıkmaya devam etti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Çocuğun bisikletinin zinciri pedalından çıktı. Eylemsizliğin ufak bir öğesi olarak pedallar boşlukta kendi kendine çevrildi. Bisiklet durdu. Onarmak için zinciri tuttu, uğraştı ve tamir etti. Ellerine yağ bulaştı, uğraştı silemedi. Uğraştıkça kıyafetlerine, vücuduna yayıldı. Zift kazanına düşmüş gibi bir hale geldi. Bıraktı bisikletine atlayıp yoluna devam etti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Leke toplayan çocuk…&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bisiklet tekerleklerinde bir sekize dönüştü, zincir çocuğa dolandı, çocuk yağa bulandı, çocuk bir damlaya dönüştü, asfaltın ortasında bir yağ damlası. Tebeşirli kadın merdivenlerden çıkıp tepedeki yolda yağa bastı. Apartmandan içeri girip kapısını açtı, kırmızı halıya basıp ayakkabısını çıkardı, halıdaki lekeyi fark edip banyoya koştu, süngeri aldı, halıya sürdü, sünger yağ ile doldu, kadının elleri lekelendi, elleri yağa dönüştü, akarak yere düştü. Yağ ele, el çocuğa dönüştü. Çocuk ondört numaralı daireden panikle çıktı, kadın ellerinin peşinden koştu. Çocuk merdivenlerden aşağı indiğinde yoldaki sekizi gördü, sekizin bir yuvarlağının içine doğru atladı kadında peşinden ve bir kamyon sekizin üzerinden geçti. Tekerleğe yapışan sekiz döne döne parça parça tekerleğin üzerinden kayboldu.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7533743118429781563-8994901534882777740?l=kazim-simsek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/8994901534882777740'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/8994901534882777740'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kazim-simsek.blogspot.com/2012/01/leke-toplayan-cocuk.html' title='leke toplayan çocuk'/><author><name>Kazım Şimşek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15604657922142303249</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://3.bp.blogspot.com/_hs5JJmLMusE/S38L2Gm9AxI/AAAAAAAAAGM/DIdL0Ld-m9E/S220/9720_1051248136814_1694081816_98841_2705210_n.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7533743118429781563.post-6229929046607069892</id><published>2012-01-28T14:18:00.001-08:00</published><updated>2012-01-28T14:18:36.521-08:00</updated><title type='text'>erik ağacı</title><content type='html'>&lt;p&gt;Evin çatısından erik ve kayısı ağaçlarının olduğu bahçeyi seyrediyordu. Çocuklar cüsselerinden oldukça büyük ağaçların gövdesine ustaca tırmanıyor, dallar arasında güçlü bir akrobasi sergiliyorlardı. Ağaca asılı duran torbada meyveler kendiliğinden birikiyordu. Çatıdan ağaca doğru uzanan demir yapıdan geçerek erik dolu torbaya uzandı. Torbayı aldığında ağaç bir yenisi doğurdu. Çatıya tekrar yöneldiğinde demir yapı onu farklı bir düzleme taşıdı. Düzlem bir başka düzlemle çakışan, ağırlığını bu çakışmanın ruhundan alan ve üzerinde dolanan bütün cisimlere olağan üstü bir hafiflik sağlayan bir yapıydı. Aşağıda onu karşılayan genç adamın gözünün kenarından parmağını sokarak yerinden çıkardığı gözünü torbaya atıp tekrar avucunun içine aldığında yeşil bir erik olarak değişen gözü yemeye başladı. Genç adam onu gülerek izliyor ve yenilenen gözünün ıslaklığı ışıldıyordu. Tekrar daha diri ve sulu bir eriğin lezzetini tatmak için yenilenen gözü yerinden çıkararak torbaya attı ve bu sefer lezzetle büyük sulu ve ekşi eriği dişlemeye başladı. Genç adam gülerek, gülüşünce bütün bu gerçekliğe mahkûm olmuş bir korkuyla gözlerini elleriyle korumaya çalışıyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Daha sonra az ileride dev kadınla karşılaştı, ayağında yüksek topuklu ayakkabıları; uzun, kabarık, parlak siyah saçları, üzerinde durduğu düzleme kardeş bir ağırlıkla ve de düzlemden çok uzakta bir yumuşaklığa sahip etinin cezbediciliği göğüs kafesinin altını okşayarak zihninde çınlamalara neden oldu. Birden kadının herhangi bir bakışa sahip olmayan iri gözlerinin parlaklığını fark etti. Kadının etrafını kuşatanların sürekli kadının gözlerini yerinden çıkararak büyük bir iştahla dişlediğini gördüğünde, kendi eylemindeki vahşetin sıradanlığını seyrettikçe bütün vücudunda bir tükenişi yaratıyordu. Kadının etrafındaki kalabalık, kadının kör olan ve sürekli yeniden var olan gözlerinin devasa parlak taş parçacığına dönüşmesinden sonra, kadının etinden parçalar kopararak yemeye başladı kadından kopan her bir et parçası yerini onarıyor fakat her defasında kavranması güç bir biçimsel değişime uğruyordu. Seyrettikçe kadınla kendisi arasında tinsel bir bağ oluşturmuş, kadın sürekli yeniden var oldukça o tükeniyor ve yok oluyordu. Bütün vücudu çürüyor, yavaş yavaş üzerinde bulunduğu düzlemde hafifleşip siliniyordu. Kadın yeni bir gerçekliğin öğesi haline geldiğinde o yok olmuş, etrafını saran boşluğun parçası haline gelmişti.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7533743118429781563-6229929046607069892?l=kazim-simsek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/6229929046607069892'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/6229929046607069892'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kazim-simsek.blogspot.com/2012/01/erik-agac.html' title='erik ağacı'/><author><name>Kazım Şimşek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15604657922142303249</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://3.bp.blogspot.com/_hs5JJmLMusE/S38L2Gm9AxI/AAAAAAAAAGM/DIdL0Ld-m9E/S220/9720_1051248136814_1694081816_98841_2705210_n.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7533743118429781563.post-2515918495730152061</id><published>2012-01-28T14:17:00.002-08:00</published><updated>2012-01-28T14:18:06.138-08:00</updated><title type='text'>bir külün bir günü</title><content type='html'>&lt;div class="mbl notesBlogText clearfix"&gt;&lt;div&gt;&lt;p&gt;Kendi dumanında boğulan sigaranın külü yere düştüğünde ondan ayrılan ufak bir parça kuvvetini toplayarak doğruldu. Hastalıklı bir vücudun parçası olmak, üzerinden silinemeyecek hissi bir gerçekliği sürekli var ediyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yürüdü. Birkaç adım sonra halının iplikleri arasında bekleyen saç tellerini gördü. Sağlam ve gergin görünüyorlardı. Sahip oldukları dinginlik hayat vericiydi. Kendi hafifliğini anımsadı güçleri karşısında. Yürümemeliydi, belki uçabilirdi. Yürüyemedi de. Zeminde hissettiği büyük titremeyle birden havalandı, yerden birkaç metre yüksekte rotasız seyrediyor ve bir yandan büyük bir nefretle farkındalığına küfürler savuruyordu.  Yavaşça yere doğru inerken halının ipliklerinden birine çarparak ikiye bölündü. Bundan bir acı duymuyordu, tensel bir acı,&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Belki bir akl’ın acısı… Tek başına deneyimlememeliydi, onu hayretle seyredecek bir tanık olmalıydı. Zihninde bunları taşırken eş zamanlı olarak kırıntıları fark etti. Ona bakacak gözleri yoktu kırıntıların ya da  duyumsayacakları başka bir şey. Bu dinginliklerine çıldırıyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yere indiğinde ufacık bir parça haline gelmişti. Bir vücudun duyabileceği hiçbir acıyı duymuyordu artık. Arınması gereken son şey fikirdi. Etrafında ne varsa bunu başarmıştı o da yapabilirdi sahip olmak istediği sonsuz bir eylemsizlik, fikirsizlik. Zamanın ona açtığı büyük boşlukta hiçbir şeye tutunmadan büyük zamansızlığı beklemek istiyordu. Beklerken bekleyişin bilincine dahi sahip olmadan yalnızca büyük iradenin tinselliğiyle beklemek. Maddesel varlığın bilincine eriştikçe, zamanın örgüsü içine işleyebilecekti. Birden fark etti. Şimdi ufak bir parça olarak kalkamamalıydı. Kendi eylemlerini belirleyebilecek bir varlık değildi ve bunu kabul etti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Görüntü alanı daralıyordu, tüm duyumsayışlarının azaldığını fark ediyordu. Son hissiyatı tüm noktalarını saran bir memnuniyet oldu. Ve tekrar bütün zeminin titremesi ile hava akımının içine kapılarak havalandı. Parçalara ayrılıyordu; her bir parçacık toz kümelerinin, halının ipliklerinin, kırıntıların arasında yerini alarak, zamanın yaratısı büyük boşlukta – büyük zamansızlığı beklemenin bilincini taşımadan- yerini aldı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;                                                                                                             16/02/11&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7533743118429781563-2515918495730152061?l=kazim-simsek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/2515918495730152061'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/2515918495730152061'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kazim-simsek.blogspot.com/2012/01/bir-kulun-bir-gunu.html' title='bir külün bir günü'/><author><name>Kazım Şimşek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15604657922142303249</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://3.bp.blogspot.com/_hs5JJmLMusE/S38L2Gm9AxI/AAAAAAAAAGM/DIdL0Ld-m9E/S220/9720_1051248136814_1694081816_98841_2705210_n.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7533743118429781563.post-6808367282139954520</id><published>2012-01-28T14:17:00.001-08:00</published><updated>2012-01-28T14:17:12.515-08:00</updated><title type='text'>öü yiyen sevgililer</title><content type='html'>&lt;div class="mbl notesBlogText clearfix"&gt;&lt;div&gt;&lt;p&gt;Akşam olmak üzereydi. Kararlaştırdıkları gibi eski stadyumun önünde buluştular.  Yanlarına aldıkları çantayı konteynırın altına sıkıştırıp yola koyuldular. Etrafta pek fazla kimse yoktu. Hızlıca parka doğru yürüyüp, Helâcı’nın yanına geldiler.  Helâcı’ya o nun adını verdiler, bu parola için yeterliydi…&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Helâcı deponun kapısını açtığında karanfil kokusunu andıran bir koku onları karşıladı. Büyük dolabı açıp hangisini istediklerini sordu. Sarışın ve zayıf olanı dedi Adam. Helacı ile göz göze gelen Kadın kafasını onaylar bir şekilde salladı. Helacı dışarıdaki masada beklemelerini söyledi. Uzun bir bekleyişin ardından büyükçe bir tabağın içinde birkaç parmak, iki kulak ve gözler vardı. Bunlar daha çok atıştırmalıktı. Gecenin sonunda süslü bir tabağın ortasında ufak bir et parçası vardı. Adam, Kadın’a dönüp bu ufak armağan senin için deyip gülümsedi. Kadın Adamın yanağına sevinçle bir öpücük kondurdu.  Tepsinin üzerindeki uzvu iştahla ikiye bölüp birer hamlede, sevgilisinin gözlerine tutkuyla bakarak, yuttu. Nasıl diye sordu Adam,  seninki kadar lezzetli değil dedi Kadın. Gülüştüler…&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Helacı’ya çantanın yerini tarif edip evlerinin yoluna koyuldular.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;                                                              ***&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sabah ezanı okunuyordu yatağından kalktı. Beton zeminli eğri büğrü banyolarında soğuk suyla abdest alırken karısı bir şeyler yer misin? Diye seslendi.  Cevap vermeden kıskıvrak evden çıktı. Namazdan sonra aynı ivedilikle evine doğru yürürken arkasından biri Bokçubaşı diye seslendi.  Seslenen Fırıncıydı. Çayım var gel içelim dedi…&lt;/p&gt;&lt;p&gt; Bokçubaşı dev hamur kazanının yanındaki tabureye oturdu. Başın sağ olsun dedi  Bokçubaşı. Fırıncının karısının amcası ölmüştü üç gün önce. Ne yaptınız dedi. Yaktık kül ettik dedi Fırıncı. Hem de bu fırında, kokusu ekmeklere siniyor dedi.  Biz dedi, Bokçubaşı, biz ölülerimizi yeriz.  Yakmak yerine pişirip mahalleliye dağıtsaydınız… &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Homurdanarak uyandı yatağında. Karısı dürtükledi kalk işine git diye. Helacı zor zahmet kalktı yataktan, çoraplarını giydi, bardaktaki dişlerini ağzına taktı. Öğleden sonra gelecek olan çift için yapacakları vardı. Kahvaltı etmeden evden çıktı işinin yoluna koyuldu.&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7533743118429781563-6808367282139954520?l=kazim-simsek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/6808367282139954520'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/6808367282139954520'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kazim-simsek.blogspot.com/2012/01/ou-yiyen-sevgililer.html' title='öü yiyen sevgililer'/><author><name>Kazım Şimşek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15604657922142303249</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://3.bp.blogspot.com/_hs5JJmLMusE/S38L2Gm9AxI/AAAAAAAAAGM/DIdL0Ld-m9E/S220/9720_1051248136814_1694081816_98841_2705210_n.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7533743118429781563.post-9125986879826453915</id><published>2012-01-28T14:11:00.001-08:00</published><updated>2012-01-28T14:11:16.067-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;p&gt;Toplu iğneyi elinin üzerindeki damara batırdı..Delikten fışkıran kan önce ellerinden başlayarak bütün vücudunu kırmızıya boyadı. Ve hemen sonra; saç köklerinden bir yanardağ patlaması gibi kanlar fışkırdı. Vücudunun en tepesinden çağlayarak ayak parmaklarının ucuna çarpan kan,onu görünmez kıldı. Biçim değiştirmeye başladı, köşeleri yontulmuş bir dikdörtgen prizma kendi kendine çağlıyordu…&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aşkınlığa ulaşarak sokağı doldurmaya başladı. Irmağa dönüşen sokak diğer sokaklara ulaştı. Sokaklardan caddelere şehir kuvvetle akan nehirle kuşatıldı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;          Topraklık alanda makineler çalışmaya devam ediyordu. Kepçelerle gökyüzünü kazıyan makineler, gökyüzünün ölgün mavisini kazıdıkça altından beyazlık çıkıyordu. Minibüs geldi. Makineler durdu, minibüsten inen adam işçileri azarladı: “ …Beyaz tabakaya ulaşılmayacak!...”  Minibüs gitti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Makineler tekrardan çalışmaya koyuldu. Dikkatle yukarıyı kazımaya devam ediyorlardı. Yüzeyde, beyazın üzerinde, trasnparan bir mavilik kalıyordu yalnızca. Birden bire korkunç bir gürültü! Patlama ve cam kırılmaları… Makinelerden birinin kepçesi beyaz tabakayı kırmıştı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sokaklardan akan kan topraklık alanda emiliyordu. Makinelerin üzerinde durduğu toprak kırmızıydı ve çamurlaşmıştı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Makinenin beyaz zemini kırmasının ardından sırayla beyazlıkların hepsi parçalanmaya başladı. Gökyüzünde açılan, hiçbir biçime ve renge sahip olmayan boşluktan eline toplu iğneyi batıran adam yere iniyordu. Bütün boşluklardan aşağıya düşüyordu. “Çoktu.”&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hepsi birbirinden ayrıydı. Fakat, aynı kişiydi yere düşen. Daha çok yağmur yağıyor gibiydi. Yere indikçe toprakta emiliyordu. Saatlerce sürdü… Gök yüzü durulduğunda toprak kurumuştu. Sarı ve çatlakları vardı. Sokaklardaki kan çekildi…&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;İnce beyaz bir gömlek giyinmiş adam toplu iğneyi eline batıracaktı. Vazgeçti. Elinin üzerinde ol’acak acı onu korkuttu. Bir hazzı ertelemek şakaklarında ılık bir gerginlik yarattı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;...&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7533743118429781563-9125986879826453915?l=kazim-simsek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/9125986879826453915'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7533743118429781563/posts/default/9125986879826453915'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kazim-simsek.blogspot.com/2012/01/toplu-igneyi-elinin-uzerindeki-damara_28.html' title=''/><author><name>Kazım Şimşek</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15604657922142303249</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://3.bp.blogspot.com/_hs5JJmLMusE/S38L2Gm9AxI/AAAAAAAAAGM/DIdL0Ld-m9E/S220/9720_1051248136814_1694081816_98841_2705210_n.jpg'/></author></entry></feed>
